Basın Özgürlüğü Karşısında Masumiyet Karinesinin Korunması ve Lekelenmeme Hakkı

  

1. Özet

Bu çalışmada, basın özgürlüğü ile masumiyet karinesi arasındaki hassas denge ele alınmaktadır. Özellikle ceza soruşturması ve kovuşturması sürecinde basın yayın organları tarafından yapılan haberlerin, şüpheli ve sanıkların masumiyet karinesi ile lekelenmeme hakkı üzerindeki etkileri incelenmiştir. Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu başta olmak üzere ilgili mevzuat ile Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında masumiyet karinesinin korunmasına yönelik basın özgürlüğünün sınırları değerlendirilmiştir.

2. Masumiyet Karinesi

Adil yargılanma hakkının olmazsa olmazı olan masumiyet karinesi, genel olarak “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.” ilkesiyle tanımlanmaktadır. Bu karine; yargı organlarının ve basının, şüpheli veya sanık hakkında suçlu olduğu kabulüyle hareket etmemesini  sağlar. Aynı zamanda  suçluluğu henüz bir yargı kararıyla kesinleşmeden şüpheli ya da sanığın suçlu olduğu yönünde ifadeler kullanılmamasını zorunlu kılar.

Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi de masumiyet karinesinin bir sonucudur. Kişinin suçluluğu yönünde şüphe bulunması hâlinde, değerlendirme sanık lehine yapılmalıdır. Aksi takdirde ispat külfetinin yer değiştirmesi ve sanığa yüklenmesi söz konusu olacağından masumiyet karinesi ihlal edilmiş olur. Özellikle basın yayın organlarının haberlerinde masumiyet karinesi ihlal edildiğinde, yargı organlarının etkilenmesi ve henüz hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmayan kişinin kamuoyu nezdinde mahkûm edilmesi riski doğar.

Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  (AİHM), Allenet de Ribemont/Fransa kararında; idarece yapılan açıklamaların kamuoyunu sanığın suçlu olduğuna inanmaya teşvik ettiğini ve yargı organlarının olayları değerlendirirken önyargılı davranmalarına sebebiyet verdiğini belirterek ilgili hakkın ihlal edildiğine karar vermiştir.

Masumiyet karinesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6/2. maddesinde “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.” şeklinde düzenlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 38/4. maddesinde ise “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.” hükmüne yer verilmiştir. Her iki düzenleme de, kişi hakkında kesin hüküm verilinceye kadar; ceza soruşturmasında şüphelinin, kovuşturmada ise sanığın masum kabul edilmesi gerektiğini ifade eder.

Masumiyet karinesinin doğal sonucu olarak kişi, kendisine yöneltilen isnatlara karşı basın yoluyla veya resmî makamlar tarafından suçlu kabul edilemez. Bu ilke, hakkında tutuklama kararı verilen şüpheli ve sanıklar bakımından da geçerlidir. Söz konusu karine ile, hakkında kesin hüküm verilinceye kadar masum kabul edilen kişinin manevi varlığı, kişiliği ve toplum içindeki itibarı gibi değerlerin korunması hedeflenmektedir. Nitekim Anayasa’nın 17/1. maddesinde “Herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu” düzenlenmiştir.

3. Soruşturmanın Gizliliği

Hukukumuzda masumiyet karinesinin hayata geçirilmesine olanak sağlayan diğer bir ilke soruşturmanın gizliliği ilkesidir. Bu ilke, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157/1. maddesinde “Kanunun başka hüküm koyduğu hâller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu düzenlemede soruşturmanın gizliliği öngörülürken, yasağa tabi olan kişiler tek tek sayılmamış; bunun yerine soruşturma evresinde gerçekleştirilen usul işlemleri esas alınmak suretiyle gizliliğe objektif bir nitelik kazandırılmıştır. Dolayısıyla gizliliğe tabi kişilerin kapsamı da soruşturma aşamasında gerçekleştirilen işlemler esas alınarak belirlenmektedir. Buna göre hâkim, savcı, tanık, bilirkişi gibi usul işlemine katılan kimseler soruşturmanın gizliliğine uymakla yükümlüdür.

Örneğin; soruşturma aşamasında keşif işlemine katılan mağdur, ifadesine başvurulan tanık, incelemesi için soruşturma dosyası kendisine gönderilen bilirkişi veya şüphelinin ifadesi sırasında yardımda bulunan tercüman; açılmış olan soruşturmayı, yapılan işlemi ve işlemin içeriğini açıklamamakla yükümlüdür. Buna karşın, soruşturma işlemini veya içeriğini herhangi bir nedenle ya da tesadüfen öğrenen kişi bakımından böyle bir yükümlülük söz konusu değildir.

4. Soruşturmanın Gizliliğini İhlal Suçu

Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesinde, soruşturmanın gizliliğini ihlal edenlerin cezalandırılmasına ilişkin düzenleme yer almaktadır. TCK 285 hükmü şöyledir:

Gizliliğin İhlali – Madde 285
(1) Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Bu suçun oluşabilmesi için:
a) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğinin açıklanması suretiyle, suçlu sayılmama karinesinden yararlanma hakkının veya haberleşmenin gizliliğinin ya da özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi,
b) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğine ilişkin olarak yapılan açıklamanın maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye elverişli olması gerekir.

(2) Soruşturma evresinde alınan ve soruşturmanın tarafı olan kişilere karşı gizli tutulması gereken kararların ve bunların gereği olarak yapılan işlemlerin gizliliğini ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.

(3) Kanuna göre kapalı yapılması gereken veya kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklama veya görüntülerin gizliliğini alenen ihlal eden kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Ancak bu suçun oluşması için, tanığın korunmasına ilişkin olarak alınan gizlilik kararına aykırılık açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz.

(4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların kamu görevlisi tarafından görevinin sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlenmesi hâlinde ceza yarısına kadar artırılır.

(5) Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak algılanmalarına yol açacak şekilde görüntülerinin yayımlanması hâlinde altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(6) Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılması suç oluşturmaz.

Soruşturmanın gizliliğini ihlal suçunun düzenlenmesinin sebebi (CMK m. 157 uyarınca soruşturmanın gizliliği ilkesinin kabul edilmesindeki amaç ile paralel olarak) bir yandan soruşturma işlemlerinin düzgün bir biçimde yürütülmesi ve böylece adaletin tesis edilmesi; diğer yandan ise suçsuzluk karinesine uyularak şüphelinin lekelenmeme hakkının korunmasıdır.

Kanun koyucu fail ile ilgili özel bir düzenleme getirmediğinden; sanık, şüpheli, mağdur, müdafi ve vekil, Cumhuriyet savcısı, tanık dâhil herkes bu suçun faili olabilir. Basın yoluyla işlenmesi durumunda failin belirlenmesinde kanundaki özel düzenlemeler dikkate alınmalıdır. Basın Kanunu’nun 11. maddesi, basılmış eserler yoluyla işlenen suçlarda kimlerin sorumlu olacağını düzenlemiştir. Buna göre öncelikle süreli ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur. Eser sahibinin belli olmaması veya suç işlendiğinde ceza ehliyetinin bulunmaması ya da yurt dışında bulunması gibi hâllerde; sorumlu müdür, yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi kişilerin sorumluluğu söz konusu olabilir. Ancak eserin, sorumlu müdür veya diğer yetkililerin karşı olmasına rağmen yayımlanması durumunda sorumluluk yayımlatana ait olur.

Basın Kanunu’nda internet yayınları yoluyla işlenen suçlarda sorumluluğun kime ait olacağına ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığından, Basın Kanunu hükümlerinin internet yoluyla işlenen suçlar bakımından doğrudan uygulanması mümkün değildir. Bu durumda 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’un 4. maddesine göre içerik sağlayıcı, internet ortamında kullanıma sunduğu her türlü içerikten sorumludur.

Bu suç tipinin radyo veya televizyon yoluyla işlenmesi hâlinde ise, Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’un 46. maddesine göre yayından doğan sorumluluk, yayını yöneten veya programı yapanla birlikte sorumlu müdüre aittir.

Suçun konusu, soruşturmadaki usul işlemleridir. Soruşturma işlemlerinin içeriği gizlidir; bu husus CMK’nın 157. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Bu kapsamda tanıklık, bilirkişi incelemesi, keşif, yer gösterme, gözaltı ve yakalama, gözlem altına alma, muayene, otopsi, tutuklama, adli kontrol, arama ve elkoyma, ifade ve sorgu, grafolojik/kriminal/balistik incelemeler, bilgi tutanakları ve benzeri işlemler bu suçun konusu olabilir.

Ancak söz konusu işlemlerin ve bunların içeriklerinin açıklanmasının suç teşkil edebilmesi için, açıklamanın ve dolayısıyla gizliliğin ihlalinin kural olarak alenen gerçekleştirilmesi gerekir. Bununla birlikte, maddenin ikinci fıkrasında yer alan hâller bakımından, kanun gereği gizli tutulması gereken kararlar ve bunların gereği olarak yapılan işlemler yönünden aleniyet şartı aranmaz.

5. Basın Özgürlüğünün Sınırları

Soruşturma veya kovuşturmalarda elde edilen bilgilerin basın tarafından kamuoyuyla paylaşılması hâlinde; bir tarafta basın özgürlüğü kapsamında basının bilgi verme hakkı ile toplumun bilgi edinme hakkı ve düşünce özgürlüğü, diğer tarafta ise özellikle şüpheli ve sanıkların manevi varlıkları ile şeref ve itibarlarını koruma hakkı karşı karşıya gelmektedir. Toplum hayatında temel hak ve özgürlüklerin sınırlarının ne olacağı, özellikle iki hak ve özgürlüğün çatıştığı durumlarda bu sınırın nasıl belirleneceği önem kazanmaktadır.

Anayasa ve AİHS’de düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğünün sınırları düzenlenmiştir. Anayasa’nın 26. maddesinde “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet, resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar…” hükmüne yer verilmiştir. İfade özgürlüğünden beslenen ve onun kapsamında yer alan özgürlüklerden biri de demokratik toplumun vazgeçilmez unsurlarından olan basın özgürlüğüdür.

Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük’te “basın” en genel anlamıyla “Gazete, dergi gibi belirli zamanlarda çıkan yazılı yayınların bütünü; matbuat; bu tür iş yerlerinde görevli kimselerin tümü” olarak, “basın özgürlüğü” ise “Görüş ve düşünceleri basın ve yayın yoluyla açıklayabilme ve yayabilme hakkı” olarak tanımlanmaktadır. Basın özgürlüğü Anayasa’nın 28/2. maddesinde “Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.” hükmü ile güvence altına alınmıştır.

Basın özgürlüğü; düşünce ve haberleri özgürce toplayıp, eleştirip, yorumlayarak çoğaltabilme ve bunları serbestçe yayımlayıp dağıtabilme haklarını kapsamaktadır. Başka bir ifadeyle; bilgi ve haber edinme, bunları yorumlama ve eleştirme hakkından sonra elde edilen düşünce, haber ve bilgileri basma, yayımlama ve dağıtma hakkı olarak da tanımlanabilir.

Anayasa’nın 13. maddesine göre basın özgürlüğü, özüne dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Anayasa’nın 26. maddesine göre; millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla basın özgürlüğü sınırlanabilir.

AİHS’nin 10. maddesinde ise ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün; millî güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması gibi sebeplerle, demokratik toplumda gerekli olmak koşuluyla sınırlanabileceği belirtilmiştir.

6. Şüpheli ve Sanıkların Masumiyet Karinesinin Özellikle Basın Karşısında Korunması

Yukarıda görüldüğü üzere Anayasa’nın 26. maddesine göre düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ile basın özgürlüğü; başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması amacıyla sınırlanabilir. AİHS’nin 10. maddesine göre de ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü; başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması amacıyla sınırlanabilir.

Basın Kanunu’nun 3. maddesinde “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir…” denilmekte; basın özgürlüğünün demokratik toplumun gereklerine uygun olarak başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlakının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceği belirtilmektedir.

Basın özgürlüğünün sınırlanabileceği alanlar içinde yer alan kişinin şöhreti, özel ve aile hayatı; kişinin manevi varlığı ve kişilik hakları kapsamındadır ve hukuk düzeni tarafından korunur. Yargıtay da çeşitli kararlarında kişilik hakkını; “…kişiliği oluşturan değerler üzerindeki mutlak surette korunan, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları ifade eder. Kişinin hayatı, beden ve ruh sağlığı, beden bütünlüğü, özgürlüğü, onur ve saygınlığı, özel hayatının gizliliği, sırları gibi unsurlara yönelik bir saldırı kişilik hakkının ihlali sayılır…” şeklinde tanımlamaktadır.

Basın özgürlüğünün sınırını oluşturan ve kişilik hakları içinde yer alan şeref kavramı “Başkasının, birine gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer”; haysiyet kavramı ise bir kimsenin sahip olduğu “değer, saygınlık ve itibar” anlamlarını taşır. Bu bağlamda şeref ve haysiyet, kişiye toplum tarafından yüklenen manevi değerlerin bütününü ifade eder. İnsanın şeref ve haysiyetini; davranışları, yaşam tarzı ve mesleki yeterliliği gibi unsurlar belirler.

Kişinin şeref ve haysiyetine yönelik saldırılar sözle, yazıyla, resimle veya başka şekillerde ortaya çıkabileceği gibi basın yoluyla da gerçekleştirilebilir. Bu noktada şüpheli ve sanıklarla ilgili masumiyet karinesini ortadan kaldıracak şekilde basın aracılığıyla haber yapılması; kişilik haklarının ihlali sonucunu doğurabileceği gibi TCK’nın 285. maddesinde düzenlenen soruşturmanın gizliliğini ihlal suçunu da oluşturabilir.

Benzer şekilde Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’un 8/1(i) bendinde “Suçlu olduğu yargı kararı ile kesinleşmedikçe hiç kimse suçlu ilan edilemez veya suçluymuş gibi gösterilemez; yargıya intikal eden konularda yargılama süresince, haber niteliği dışında yargılama sürecini ve tarafsızlığını etkiler nitelikte olamaz.” hükmüne yer verilerek masumiyet karinesinin korunması amaçlanmıştır.

Ayrıca Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nin 27. maddesinde “Suçluluğu bir yargı hükmüne bağlanana kadar kişinin masumiyeti esastır ve soruşturma evresi gizlidir. Bu nedenle, soruşturma evresinde gözaltındaki bir kişinin ‘suçlu’ olarak kamuoyuna duyurulmasına, basın önüne çıkartılmasına, kişilerin basınla soru-cevaplı görüştürülmelerine, görüntülerinin alınmasına, teşhir edilmelerine sebebiyet verilmez ve soruşturma evrakı hiçbir şekilde yayımlanamaz.” denilmektedir.

Basın özgürlüğünün; masumiyet karinesinin korunması bağlamında sınırlarının çizildiği Yargıtay kararlarında, öncelikle basının haber verme hakkının AİHS’nin 10. maddesi, Anayasa’nın 28. maddesi ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 1. ve 3. maddeleriyle güvence altına alındığı vurgulanmıştır. Bununla birlikte basının haber verme hakkının kanunlarla sınırlanabileceği; CMK’nın 157. maddesi ile TCK’nın 285. maddesinin de bu sınırlama sebepleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Yargıtay’ın yaklaşımına göre dış dünyada gözlenebilen soruşturma işlemleri ile şüphelilere hangi suçların isnat edildiği haber konusu yapılabilirse de, “soruşturmanın seyrini etkileyebilecek nitelikte” soruşturma işlemlerinin içeriklerinin yayımlanması haber verme hakkı kapsamında değerlendirilemez.

7. Masumiyet Karinesinin BasınKarşısında Korunmasına Yönelik Özel Hukuk Düzenlemeleri

Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde, hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimsenin, hâkimden saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebileceği; kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça kişilik haklarına yapılan her saldırının hukuka aykırı olduğu düzenlenmiştir.

Kanun’un 25. maddesinde ise kişilik hakkı zarar görenin; saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebileceği; maddi ve manevi tazminat talep edebileceği; hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilen kazancın kendisine verilmesini talep edebileceği hüküm altına alınmıştır.

Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde de kişilik hakkı zedelenen kimsenin, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar paranın ödenmesini isteyebileceği; hâkimin, tazminatın ödenmesi yerine diğer bir giderim biçimine karar verebileceği veya bunu tazminata ekleyebileceği; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebileceği ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebileceği düzenlenmiştir.

Avukat Yalçın TORUN 

Uyarı; Web sitemizde yayımlanan yukarıdaki yazılı metnin, eser sahipliği hakları  Av.Yalçın TORUN’a aittir. Bu yazılı metin hak sahipliğinin tespiti amacıyla zaman içerikli elektronik imza ile muhafaza edilmektedir. Sitemizdeki yazılı metinler avukat meslektaşlarımız tarafından dilekçelerinde serbestçe kullanılabilir, fakat metinlerin tamamının, bir kısmının veya özetinin atıf yapılmaksızın başka web sitelerinde yayınlanmasına iznimiz yoktur.

 

Kaynakça

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu

5187 sayılı Basın Kanunu

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Yargıtay Kararları

 

Scroll to Top