Küresel Yoksulluk ve İnsan Hakları

 

Çağımızın güncel konularından birisi de  küresel adaletsizlik ve sebepleridir.   Son 250 yıldır ahlaki değer yargılarımız epey değişmiş, zayıf ve korumasız olanı korumaya yönelik ahlak kurallarımız giderek etkin hale gelmiştir. Şiddet, kölelik, otokrasi, sömürgecilik ve soykırımla şekillenen bin yıl boyunca kabul görmüş, uygulanmış davranış ve sosyal örgütlenme biçimleri, günümüzde artık yasaklanmış, kanun dışı kılınmış ve adaletsizlik örnekleri olarak gösterilir hale gelmiştir. Tüm bunlara  rağmen küresel ölçekte zayıf olan topluluklar, bugün ne durumdadır. Günümüzde dünya nüfusunun  % 46’sı Dünya Bankası’nın yoksulluk sınırı olarak kabul ettiği  2 doların altında yaşamaktadır. Her yıl dünya nüfusunun 18 milyonu yoksulluğa bağlı sebeplerden  çok erken yaşta ölmektedir.

Dünyada her gün otuz dört bini beş yaş altı çocuk olmak üzere, elli bin insan yoksulluğa bağlı sebeplerle ölmektedir. Oysa dünyanın diğer yanında, özellikle gelişmiş olan ülkelerde  muazzam ve giderek artan bir zenginlik söz konusudur.  Zengin olan her gün daha da zenginleşmekte fakirlikte hızla artmaktadır. Ahlaki kurallarımız ve davranış biçimlerimizdeki büyük ilerlemeyi bu son derece korkunç ahlaki durum ile yan yana koyduğumuz zaman iki soruyla karşılaşırız. Nasıl oluyor da, ekonomi ve teknolojide muazzam ilerlemeye rağmen insanoğlunun yarısının ciddi boyutlardaki yoksulluğu devam ediyor? Gelişmiş  olan ülkelerin insanları neden bu durumu sıkıntı verici olarak görmüyorlar? Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar yoksulluk ve eşitsizliği kendi  açılarından ahlaken önemli meseleler olarak görmemektedirler. Marx’ın tarihsel materyalizmine göre egemen adalet anlayışları egemen gurubun ortak çıkarları etrafında şekillenerek söz konusu çıkarlar, o grubun ekonomik üretim araçlarını kontrol etme rolü üzerinde biçimlendirilir.

En basit ifadeyle bizim ahlak kurallarımızdaki değişiklikler, sermayeye teknolojiye, toprağa ve doğal kaynaklara sahip olanların çıkarlarındaki değişiklikler doğrultusunda olmaktadır. Ahlak kurallarının zayıf ve yoksul olana  sağladığı herhangi bir himaye yardım neredeyse tesadüf derecesindedir. Zengin batı devletleri artık köleleştirme, sömürgecilik ve soykırım uygulamalarında bulunmamakta, ancak bu devletler dünyanın geri kalanı üzerinde zalim ekonomik, siyasi ve askeri egemenliklerini hala devam ettirmekte ve insanoğlunun büyük kısmı hala ancak hayatta kalmasına yetecek kadarını elde edebilmektedir.

Günümüzde çoğu üçüncü dünya  ülkelerinin yönetimleri yoksulların çıkarlarına karşı yeterince duyarlı değildir.  Bir taraftan  yoksullar kendilerini yöneteni adil olarak seçemediklerini söylerken, diğer taraftan gelişmiş zengin ülkelerin  üçüncü dünya ülkelerindeki  seçilenleri destekledikleri görülmektedir. Gelişmiş ülkeler, otoriter yoksul ülke temsilcilerine iktidarda kalmaları için gereken desteği vermektedirler.  Gelişmiş ülke şirketleri,  bir taraftan iktidara yakın olanlarla işbirliği yaparken,  yöneticiler de  bu şirketlere karşı vergi indirimi yaparlar. İktidarda olanlar  ülkenin doğal kaynakları üzerindeki tasarruf yetkisine ve borç alma yetkisine sahiptirler ve bu yetkilerini kullanırlar. Küresel ölçekte üçüncü dünya  ülkelerinin ve temsilcilerinin kendi çıkarlarının peşinde koştuğu bir dünyada,  gelişmiş ülkelerin  temsilcilerinin de  gayretli bir  biçimde kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri ve küresel yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı gelişmiş ülkelerin pasif tutum takınmalarına ve  tutumu savunmalarına sebep olmaktadır.

Küresel adaletsizliğin  sebeplerinden birisi ise imtiyaz sözleşmeleridir.  Uluslararası imtiyaz sözleşmeleri üçüncü dünya   ülkelerinin  kaynaklarını  gelişmiş zengin ülkeler ve üçüncü dünya ülkeleri  otokratları için bir fırsata dönüştürmekte, yoksul halk kitleleri bunlardan hak ettiklerini alamamaktadırlar. Böyle bir düzen üçüncü dünya  ülkeleri ile gelişmiş ülkeler arsında  eşitsizliğe yol açmaktadır.  Diğer bir ifadeyle eşitsizliğin  kaynağı,  gelişmiş ülke hükümetleri tarafından yaratılan dayatmaya karşı koyamayacak durumda olan pek çok insanın yoksulluğunun temeli, bu küresel düzendir.  Gelişmiş ülkeler üçüncü dünya ülkelerinde eşitsizliğin mimarı veya suç ortağıdır. Bu sorunun çözümü nasıl olacaktır. Bu soruna çözüm getirecek ilke Locke’in düşüncelerine dayanmaktadır. Locke‘çu bir yaklaşımla insanoğlunun tümü doğuştan itibaren hür, eşit ve bağımsızdır. Hiç kimse kendi mülkünden kovulamaz, kendi rızası olmadan başkasının siyasal iktidarına tabi kılınamaz. Bu ilke gelişmiş ülkelerin, küresel yoksulları kendi rızaları dışında doğal kaynaklardan nispi yada buna denk bir pay almaktan alıkoyan tüm çabalarını  yasaklamaktadır. Bu ilke aynı zamanda gelişmiş ülkülerin doğal kaynakları ucuza mal etme kaygısıyla küresel yoksulları maruz bıraktıkları tüm mahrumiyetleri ve  bu mahrumiyetlerden elde edilen kazanımları yasaklamaktadır.

Gelişmiş ülkelerin küresel yoksulluğu gözardı etmelerinin yukarıda anlatılanlar dışında başkaca sebepleri de vardır. Bunlardan ilki dünyadaki yoksulluğun azaldığı yönündeki yaklaşımdır. Bu yaklaşımda kısmi bir doğruluk payı vardır. Diğer bir yaklaşım yoksulluğa bağlı ölümlerin  önlenmesi durumunda,  yoksulluk önlenemeyerek  devam ettikçe, yoksulluk ve  buna bağlı olarak ölümler daha da artacaktır.  Gelişmiş ülkelerin bu yaklaşımı doğru değildir. Zira  küresel ölçekte gıda üretimi değişik yöntemlerle artırılmış ve gıdaya erişim imkanı da artmıştır. Küresel yoksulluğun gözardı edilmesinin diğer bir sebebi ise,  küresel yoksulluğun gelişmiş ülkelerce katlanılabilecek bir maliyetle çözülecek durumda olmadığı iddiasıdır, zira yoksulluk devasa büyüklüktedir.

Oysa küresel yoksulluğun giderilmesi için gelişmiş ülkelerden istenen para değildir. Bir kişiye balık tutmayı öğretmek, balık vermekten daha iyidir. Zengin ülkelerin gelişmekte olan ülkelere yönelik  tekstil, giyim ve tarım ürünlerine koydukları gümrük tarifesi, diğer zengin ülkelere konan gümrük tarifesinin 4 katıdır. Gelişmiş ülkelere kendi menfaatlerine olan bu yoksulluğu sürdürmek istemektedirler.  Eğer bu düzenleme olmasaydı gelişmekte olan ülkeler 2005 te 700 milyar dolar daha fazla ihracat yapabileceklerdi. 700 milyar dolarlık  gelir gelişmekte olan ülkelerin gayri safi milli gelirlerinin toplamının % 11’i dir.  Ya da gelişmiş ülkeler tarafından, gelişmekte olan ülkelerin  yoksulları için yapılan bağışın 12,5 katıdır.

Yukarıda açıkladığımız küresel düzen içerisinde  eşitsizliği gidermek, dünya çapında kabul görecek bir adalet kriteri belirlemek insan hakları ile mümkündür. Günlük kullanımdaki anlamıyla adalet, ahlaki uygunluk ve insanlara eşit davranılması ile alakalıdır. Adalet en fazla toplumsal kurumların ahlaken değerlendirilmesinde kullanılır. Bir toplumsal sistemin daha temel ve hayatımıza etki eden kurumlar bütünlüğüne o sistemin kurumsal düzeni yada temel yapısı denir.  Günümüzün dünyasında insanların yaşamları küresel yönetim, ekonomi, uluslararası  ticaret ve diplomasi kuralları gibi bir çok ulusal olmayan uluslararası toplumun kurumlarından etkilenmektedir. Her bir toplumsal kurumun ne kadar adil olduğunu tek tek ölçmek anlamsızdır. Her bir ülkenin kurumsal yapısının tek tek ele alınması da kısmi bir çözümdür. Özellikle üçüncü dünya ülkeleri açısından örneğin kanunun üstünlüğü yada herkes için yeterli gıda erişimi garantilemeye çalışan ulusal kurumların etkinliği daha güçlü ulusal kurumları olan daha güçlü ülkelere bağlıdır. Bu kapsamda bütünselci bir anlayışa ihtiyacımız vardır.

Bu kapsamda yapılacak değerlendirmelerde küresel düzen gözden kaçırılmamalıdır. İnsan hakları bu kapsamda, toplumsal kurumlara yönelik talepler ve ikinci olarak ta bu tür kurumları destekleyenlere karşı talepler olarak tasarlanmalıdır. İnsan haklarının ahlaki bir hak olarak tasarlayan kurumsal anlayıştan farklı bir insan hakları anlayışı vardır. Şöyle ki; her bir toplumun yönetimi ve yurttaşlarının, tüm insan haklarının hukuk metinlerinin içine girmesini ve kendi yetki alanı içinde etkin bir hukuki sistem yoluyla izlenmesini ve mecbur kılınmasını garantilemeleri gerekir. Biz insan haklarını yasal haklarla sağlanması gerektiğini düşünsek te, insan haklarının yasalar dışında başka  yollarla da teminine izin vermemiz gerekecektir. Bu konuda haklara ulaşımın dünyanın her yerinde aynı şekilde sağlanması uluslararası hukukla sağlanması konusunda ısrarın anlamı yoktur. Burada  söylenecek temel şey; yasal hakların insan haklarının gerçekleştirilmesinin etkin bir aracı olabileceği hususudur. Ancak bu tür yasal hakların temin edilmesine yardımcı oldukları insan hakları ile aynı içerikte olmalarına gerek yoktur. Yeterli beslenme ile ilgili insan haklarının en iyi yolu, gıda ile ilgili yasal haklar olmayabilir. Bu tür yasal halklar yerine tefeciliği önleyen, stokçuluğu yasaklayan yasalar, eğitim ve çocuk bakımına ilişkin yasalar, işsizlik yardımları buna örnektir. Bu konuda ikinci olarak şu söylenebilir. Belli yasal hakları bir insan hakkının işaret ettiği unsura dahil etmek en azından teorik olarak mümkündür. İnsan hakları kavramı hükümet görevlilerine ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini söylemek yerine, bizim hep birlikte ortak yaşamımızın temel kurallarını nasıl biçimlendirmemiz gerektiğini düzenlemelidir.

Yukarıda  sunulan yazı;   Jahn  Rawls’ın danışmanlığında  Harward Üniversitesinde doktora programını tamamlayan,  Ahlak ve Siyaset Felsefesi üzerinde çalışan Alman Siyaset Felsefecisi  Prof. Thomas Pogge’nin  İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından  2006 yılında Türkçe’ye çevrilen  “Küresel Yoksulluk ve İnsan Hakları” adlı kitabının kısa bir incelemesini  içermektedir.

 

Av. Yalçın TORUN

 

Uyarı

Web sitemizde yayımlanan yukarıdaki yazılı metnin, eser sahipliği hakları Av.Yalçın TORUN’a aittir. Bu yazılı metin hak sahipliğinin tespiti amacıyla zaman içerikli elektronik imza ile muhafaza edilmektedir. Sitemizdeki yazılı metinler avukat meslektaşlarımız tarafından dilekçelerinde serbestçe kullanılabilir, fakat metinlerin tamamının, bir kısmının veya özetinin atıf yapılmaksızın başka web sitelerinde yayınlanmasına iznimiz yoktur.

Scroll to Top